<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sağlık Bilgisi &#8211; mikrobik.net</title>
	<atom:link href="https://wp.mikrobik.net/category/saglik-bilgisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://wp.mikrobik.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jun 2025 13:38:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>
	<item>
		<title>Kimyasal silahlar gösteri kontrol ajanları</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/kimyasal-silahlar-gosteri-kontrol-ajanlari/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/kimyasal-silahlar-gosteri-kontrol-ajanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jun 2013 10:25:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kimyasal silahlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[KİMYASAL SİLAHLAR GÖSTERİ KONTROL AJANLARI Türk Tabipleri Birliği kitapçığı için tıklayınız Derlemeye katılan uzmanlık dernekleri Adli Tıp Uzmanları Derneği Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Türkiye Psikiyatri Derneği Türk Farmakoloji Derneği...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">KİMYASAL SİLAHLAR GÖSTERİ KONTROL AJANLARI</span></strong></p>
<p>Türk Tabipleri Birliği kitapçığı için <a href="http://www.ttb.org.tr/kutuphane/bibergazi.pdf" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız</a></p>
<p>Derlemeye katılan uzmanlık dernekleri<br />
Adli Tıp Uzmanları Derneği<br />
Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği<br />
Türkiye Psikiyatri Derneği<br />
Türk Farmakoloji Derneği<br />
Türk Oftalmoloji Derneği<br />
Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği<br />
Türk Toraks Derneği</p>
<p>Tedavi<br />
Tedavi genellikle konservatiftir; hemen ortamdan uzaklaşılmalı, temiz havaya çıkılmalı ve giysiler çıkarılarak maruz kalan bölge ılık su ve sabunla bolca yıkanmalıdır. CS’ye maruz kalındığında su ile temas deri bulgularını alevlendirir, bu nedenle hafif alkali bir solüsyon kullanılabilir (%6 sodyum bikarbonat, % 3 sodyum karbonat, % 1 benzalkoniumklorid).<br />
Hastalar solunum distresi yönünden izlenmelidir. Bronkokonstriksiyon varsa oksijen, beta adrenerjik agonistler ve kortikosteriodler verilmelidir. Yüksek kontsantrasyonda maruz kalmalarda kardiyovasküler ve solunum bulgularına göre kişiler hospitalize edilmek zorunda kalabilirler. Pulmoner ödem ve pulmoner hasarlarda oksijen, bronkodilatatör ve ventilatör tedavi gerekebilir. Sekonder enfeksiyonlar için profilaktik antibiyotik tedavisi verilebilir.<br />
Biber gazına maruz kalındığında gözler hızla ve bol suyla ya da %0.9’luk sodyum klorür ile en az 15 dakika süreyle yıkanarak kimyasal madde gözden uzaklaştırılmalı, daha sonra kornea epitelizasyonunu hızlandırıcı ve inflamasyonu kontrol altına alıcı tedavi uygulanmalıdır. Maruz kalan gözde kontakt lens var ise hemen<br />
uzaklaştırılmalıdır. İki defa temizlenen kontaktlensde bile OC kalıntısı görülebildiği için, bu lenslerin tekrar kullanımı önlenmelidir.<br />
Ağrı, şişlik, gözyaşı salgısında artış ve fotofobi hala devam ediyorsa bir göz hekimi konsültasyonu gereklidir. Göz bulguları için lokal anestezik pomatlar kullanılabilir. Gözde gerçekleşen hasarın derecesine bağlı olarak kornea epitelinin iyileşme süresi birkaç gün ile haftalar arasında değişebilir.<br />
Ağrının giderilmesinde, alüminyum hidroksit, magnezyum hidroksit ve simetikon içeren süspansiyonların deriye uygulanmasının, suyla yıkamaya göre daha etkili olduğu saptanmıştır. Deri bitkisel yağla temizlenebilir. Lokal bitkisel yağ uygulaması ağrının giderilmesinde de yararlıdır. Deri bulguları için kortikosteroidli krem ve antipruritik ajanlar ve oral antihistaminikler kullanılabilir.<br />
Olası gaz saldırısında gözler, burun, ağız gaz maskesiyle korunmalıdır. Biber gazına maruz kalınması durumunda en kısa zamanda ortamdan uzaklaşılmalıdır. Nefes ağızdan alınıp burundan verilmelidir.<br />
Hastaya tedavi girişiminde bulunan sağlık personeli eldiven, gözlük ve koruyucu giysi giymelidir.<br />
OC’de maruz kalınan ortamdan uzaklaşıldığında bulgular yaklaşık 30 dakika sonra kaybolmaya başlarken, CN ve CS’de semptomlar birkaç saat sürebilmektedir.<br />
Çıkarılan giysilerden Capsaicin, organik çözücülerle temizlenebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/kimyasal-silahlar-gosteri-kontrol-ajanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Q&#038;A: &#8216;Toxic&#8217; effects of sugar: should we be afraid of fructose?</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/qa-toxic-effects-of-sugar-should-we-be-afraid-of-fructose/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Jun 2012 09:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sugar]]></category>
		<category><![CDATA[toxic]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Q&#038;A: &#8216;Toxic&#8217; effects of sugar: should we be afraid of fructose? Luc Tappy BMC Biology 2012, 10:42 Are there harmful consequences of these features of fructose metabolism? At a high level of intake,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">Q&#038;A: &#8216;Toxic&#8217; effects of sugar: should we be afraid of fructose?</span></strong><br />
Luc Tappy	</p>
<p><a href="http://www.biomedcentral.com/content/pdf/1741-7007-10-42.pdf" target="_blank" rel="noopener">BMC Biology 2012, 10:42</a><br />
<br />
<strong>Are there harmful consequences of these features of fructose metabolism?</strong></p>
<p>At a high level of intake, yes, and one of these is increased cardiovascular risk. Paradoxically this in part came to light because of a strong interest, in the 1980s, in the use of pure fructose as a sweetener for type 2 diabetic patients. This was proposed on the grounds that fructose might be less harmful than sucrose or glucose because, unlike glucose, it causes little hyperglycemia after eating (postprandial hyperglygemia), and is metabolized independently of insulin. Furthermore, it enhances energy expenditure compared to similar doses of glucose, which was thought to help prevent weight gain.</p>
<p>However, many short-term studies showed that substituting fructose for starch in the diet of type 2 diabetic patients was associated with an increase in plasma triglyceride concentrations (both fasting and postprandial), raising the possibility that any beneficial effect on glycemic control may be counterbalanced by pro-atherogenic effects of hypertriglyceridemia. </p>
<p><strong>If high fructose intake can be responsible for the development of obesity and the associated metabolic disorders that constitute metabolic syndrome, wouldn&#8217;t this show up in epidemiological studies?</strong></p>
<p>The answer to this question is not straightforward. Several large cohort studies have included a dietary evaluation and a medical follow-up, but their interpretation is problematic, for several reasons. First, until recently, fructose as such did not appear in nutritional databases, and these studies therefore looked at a variety of different variables, some evaluating the effects of calculated total sugar intake, others the effects of calculated fructose intake, while others examined the effects of specific food groups (sugar-sweetened beverages, sweets) that contribute substantially to total fructose intake. Second, the results vary according to how statistical analyses were performed. On one hand, some studies used a statistical analysis that was not adjusted for total energy intake, and documented a positive correlation with obesity. Some of these same studies, however, reported that obesity was associated not only with sugar-sweetened beverages and sweet intakes, but also with the consumption of potatoes and meat. On the other hand, some investigators argued that, in order to conclude that fructose (or sugar) is a major determinant of obesity, it is necessary to establish a positive correlation that is independent of total energy intake. These studies searched for a relationship between obesity and sugar intake expressed as a percentage of total calorie intake and generally failed to observe a significant positive correlation, or even reported a negative correlation. Furthermore, although these studies reported that the incidence of diabetes, dyslipidemia, liver disorders, or high blood pressure correlated positively with sugar intake, these relationships were no longer observed after adjusting for total body weight. </p>
<p><img decoding="async" src="http://www.biomedcentral.com/content/figures/1741-7007-10-42-2.jpg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /><br />
Metabolism of fructose in the liver. The majority of fructose in the portal vein is taken up by the liver to be converted into glucose, glycogen, and lactate. A small portion may be either oxidized within hepatocytes or converted into fatty acid, which will be either secreted as very low density lipoprotein-triglyceride (VLDL-TG) particles or stored as intrahepatocellular lipids (IHCL). Only a minor portion escapes liver uptake and reaches the systemic circulation; blood fructose concentrations therefore remain very low even after ingestion of a large fructose load.<br />
<img decoding="async" src="http://www.biomedcentral.com/content/figures/1741-7007-10-42-3.jpg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /><br />
Putative mechanisms that may link excessive fructose intake to the development of metabolic disorders in the long term. Stimulation of hepatic de novo lipogenesis may lead to the deposition of fat within the liver, which may secondarily be involved in hepatic insulin resistance. Hepatic de novo lipogenesis may also cause an increase in VLDL-TG secretion and ectopic deposition of lipids in skeletal muscle, and contribute to muscle insulin resistance through the generation of muscle lipid metabolites. Fructose metabolism in the liver increases uric acid synthesis, and the ensuing hyperuricemia can secondarily be responsible for endothelial cell dysfunction, impaired insulin-induced vasodilation and a consequent failure to increase muscle blood flow after a meal, leading to muscle insulin resistance. In addition, the metabolism of fructose in liver cells can cause the formation of reactive oxygen species (ROS), which can activate nuclear factor (NF)κB, causing inflammation-linked insulin resistance. Finally, fructose can increase the translocation of bacterial endotoxin (lipopolysaccharide (LPS)) into the portal blood, causing endotoxin-mediated stimulation of inflammation. TNF, tumor necrosis factor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Blood Sugar is Stable</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/blood-sugar-is-stable/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Mar 2011 00:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sugar]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Blood Sugar is Stable Fulltext Who has not heard people say &#8220;my blood sugar is low, I need a Cola&#8221; or something like that. We all &#8220;know&#8221; that if our blood sugar level...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">Blood Sugar is Stable<br />
</span></strong></p>
<p><a href="http://www.medbio.info/Horn/PDF%20files/homeostasis1.pdf" target="_blank" rel="noopener">Fulltext</a></p>
<p>Who has not heard people say &#8220;my blood sugar is low, I need a Cola&#8221; or something like that.  We all &#8220;know&#8221; that if our blood sugar level falls we feel weak, confused and have difficulty thinking.  For some of my students a candy bar or a bottle of soda is almost indispensable to come through an examination!  </p>
<p>However, the facts are:<br />
A stable blood glucose level is absolutely essential for normal brain function.  The brain can only use glucose or ketone bodies as its fuel.  Ketone bodies (acetyl acetate or ß-hydroxybutyrate) cannot replace glucose as the brain&#8217;s energy source on short notice.  About 10-14 days are required to increase plasma ketone body levels such that they can provide energy for neural tissues.  At most they can provide about 50% of the brain&#8217;s energy, the rest must come from glucose.<br />
Blood sugar levels are usually between 4.5 to 5.5 mmoles/l and swing about 10-15% around these values.  We do not normally experience low blood sugar levels.  Hypoglycemia does ram some few people including persons with diabetes who have not eaten after taking insulin, others with insulin-producing tumors, newborn with untreated galactosemia, some alcohol-poisoned people, athletes who exceed their capacity in a competition and others with a variety of liver diseases.  For most of us (relatively healthy and normally active persons), low blood sugar just does not happen.   </p>
<p>Most nutritionists recommend a diet in which  between 50 and 60 % of the caloric content is contributed by carbohydrates.  However, we can exist quite well on diets containing with little or no carbohydrate.  Low starch and sugar intake does not reduce blood sugar levels:  we maintain normal blood glucose levels in spite of large variations in sugar and starch consumption.  The key to this is the ability of both the liver and kidneys to synthesize glucose from amino acids (derived from proteins in the diet or from the body&#8217;s muscle mass).  Loss of control of hepatic glucose production is a major factor in development of the high blood sugar levels seen in type 2 diabetes mellitus.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soğuktan değil virustan korkmalı</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/soguktan-degil-virustan-korkmali/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/soguktan-degil-virustan-korkmali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jan 2011 01:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[SOĞUKTAN DEĞİL VİRÜSTEN KORKMALI Prof.Dr.Recep Akdur Yılın en soğuk günlerini yaşıyoruz, nezle ve grip oldukça yaygın. Bugünlerde Ergenekon’dan sonra en çok duyduğumuz laflardan biri de üşüttüm ya da üşütmüşüm. Herkes üşütüyor.! Üşütme ile...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">SOĞUKTAN DEĞİL VİRÜSTEN KORKMALI</span></strong><br />
Prof.Dr.Recep Akdur</p>
<p>Yılın en soğuk günlerini yaşıyoruz, nezle ve grip oldukça yaygın. Bugünlerde Ergenekon’dan sonra en çok duyduğumuz laflardan biri de üşüttüm ya da üşütmüşüm. Herkes üşütüyor.! Üşütme ile hastalıkları ilişkilendirmek yalnızca nezle ve gribe özgü de değil. Hemen tüm hastalıkların ya da organların üşütme ile ilişkisi var. Bunlardan bazıları şöyle; ayağını üşütmek, idrar yollarını üşütmek, böbreğini üşütmek, belini üşütmek, midesini üşütmek, ciğerlerini üşütmek… Bu ilişkilendirmelerden en kötüsü de kafayı üşütmek. Hadi diyelim ki, diğer organları üşütüyoruz. Ya da diğer hastalıkların üşütme ile ilişkisi var. Akıl nasıl üşür? İnsanlar yılbaşı törenlerinde kar, buz, deniz banyosu yapıyor ne nezle oluyor ne de grip. Biz üşütmeye devam ediyoruz. </p>
<p>İnsan bedeninde sıcaklık kontrol düzenekleri var. Bu nedenle de donma durumu hariç hiçbir zaman insan bedenin sıcaklığı 36.5 derecenin altına düşmez. Kısacası  hava sıcaklığı eksi kaç derece olur ise olsun mide, böbrek, akciğer gibi organlarımız hiçbir zaman üşümez. </p>
<p>Hastalıklar ya da bedeni hakkında herkes istediği gibi düşünmekte özgürdür denilebilir. İsteyen cin çarptı diye düşünür, isteyen de üşütür. Bunda ne var ya da bize ne? Ancak insanların hastalıklar ya da nedenleri hakkındaki düşüncesi/ algısı o hasalılardan korunma ve tedavi davranışlarını da belirliyor. Gribini cinle ilişkilendiriyor ise besmeleye sığınıyor, üşütme ile ilişkilendiriyor ise kırk kat giyiniyor. Ama yine de nezle ve grip oluyor. Yalnızca kendisi nezle ve grip olsa sorun yok. Ailesinden başlayarak tüm yakınlarına, sonrada gittiği dolaştığı her yerdeki insanlara grip ve nezle bulaştırıyor. Yani bu algı ve düşünce tarzından herkes/ toplum sağlığı zarar görüyor.</p>
<p>Kış aylarında nezle ve gribin artmasının sebebi ne soğuk ne de üşütmedir. Başka bir söylemle nezle ve gribin üşütme ile bir ilişkisi yok. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, insanlar diğer bir insandan virüs almadıkça kesinlikle nezle ve gribe yakalanmazlar.</p>
<p>İnsanlar kışın da yaz mevsimindeki gibi yaşasa, kış gelince nezle ve grip artmaz aksine azalır. Çünkü havaların soğuması, çevre sıcaklığının düşmesi bakterilerin-virüslerin üremesini yavaşlatır, ömrünü kısaltır. Bu nedenle de kış aylarında virüslerin hastalık oluşturması da daha zorlaşır.  Bu tür hastalıkların sonbahar ve kış aylarında daha az görülmesi gerekir. Oysa bu böyle olmuyor. Soğuk aylarda nezle ve grip  daha çok görülüyor. Çünkü okullar bu mevsimde açılıyor, erişkinler boş zamanlarının hemen tamamını kapalı mekanlarda geçiriyor ve büyük küçük herkes toplu taşıma araçlarını daha sık kullanılıyor. Yani soğuk aylarda her yaştan insan zamanının büyük kısmını okul, kafe, otobüs ve minibüs gibi kapalı mekanlarda geçiriyor. Daha da kötüsü, soğuk gelmesin diye buraların kapı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatılıyor. Havadaki bakteri ve virüslerin yoğunluğu en üst düzeye çıkıyor.  Bu gibi yerler tanıdık tanımadık insanların bir birine çok yakın olduğu ve birbiriyle en yoğun virüs alışverişinde bulunduğu yerlerdir. </p>
<p>Tekrarlamak gerekir ise; nezle ve gribin kış aylarında artmasının nedeni, soğuk havada insanların üşütmesi değil, vakitlerini kalabalık yerlerde geçirerek bol bol virüş alışverişinde bulunmalarıdır. Bazı kurallara uyulur ise kış aylarında da nezle ve grip salgınları yaşanmayabilir.</p>
<p> KESİN ÇÖZÜM GRİP VE NEZLE İKEN KALABALIK YERLERE GİTMEMEK </p>
<p>Öksüren hapşıran ve ateşi olan insanlar  (nezle veya grip geçirenler) kesinlikle okula, işe, kalabalık yerlere gitmemeli, otobüs ve metroya binmemelidir. Özetle sokağa çıkmamalıdır. Hasta insanların sokağa çıkmaması tüm yetkililerce özendirilmelidir. Hasta insanlar. İşe-okula değil doktoruna gitmelidir. Böylece hem kendisi, daha ağır bir hastalığa dönüşmeden ve çok daha kısa sürede grip ve nezleden kurtulur, hem de  başkalarına  virüs bulaştırmamış olurlar. </p>
<p>Öksürürken, hapşırırken etrafa virüs saçılması önlenmeli, nezle grip geçirirken sokağa çıkmak zorunda kalanlar, mutlaka tıbbi maske/ bez maske ile dolaşlmalıdır. Hiç olmaz ise ağız ve burun ya mendille ya da kol ile kapatılmalıdır. Öpüşmek, virüslerin inandan insana geçmesi ve hastalığın yayılmasına neden olan  diğer hareketlerden biridir. Hasta olanlar iyileşinceye kadar öpüşmekten kaçınmalıdır. Sevdiklerine çocuklarına yaşlılara hastalık bulaştırmak istemeyenler bu kurallara evlerinde de uymalı ve iyileşinceye dek maskeyle dolaşmalıdır. Soğuktan korkulmamalı kalabalık yerler, evler bol bol havalandırılmalıdır.</p>
<p>ELLERE VE ELLERİN TEMAS ETTİĞİ YERLERE DİKKAT</p>
<p>Öksürme ve hapşırma sırasında, ağız burun kol ile kapatılarak kesinlikle çıplak el ile kapatılmamalıdır. Ellerin bir virüs yayıcı olması önlenmelidir. Virüsle kirlenmiş ellerle tokalaşmak, kapı kollarına, asansör, bankamatik düğmelerine dokunmak dokunulan her yerin virüs ile kirlenmesine hastalığın yayılmasına neden olur. Nezle ve grip açısından, alışveriş merkezlerindeki, okullar ve işyerlerindeki kapı kolları, asansör düğmeleri, tırabzanlar, bankamatik düğmeleri insanlar arası virüs alışverişinde çok önemli bir rol oynuyor. Bu nedenle hasta olanların buraları kirletmemeye dikkat etmesi,  buralara dokunanların, elini ağzına burnuna götürmemesi,  el temizliğine dikkat etmesi  götürmemesi çok önemlidir.</p>
<p>YETERLİ VE DENGELİ BESLENEREK KORUNULABİLİR</p>
<p> Nezle ve gribin gibin etkeni virüslerdir.  Bunlara antibiyotikler etki etmez ve bunların çoğuna karşı özel bir ilaç da yok. Bu nedenle de bu tür hastalıklara karşı hem korunmada hem de tedavide kullanılabilecek herhangi bir ilaç yok.  Hekim reçetesi olmadan kesinlikle ilaç kullanılmamalıdır. </p>
<p>Aynı şekilde bu hastalıklara karşı ne tedavi anlamında ne de korunmak anlamında özel bir bitki ve yiyecek de yoktur. Her zaman olduğu gibi sonbahar ve kış aylarında da dengeli beslenmek yeterlidir. Hastalananların istirahat etmesi hem kendilerinin hastalıktan çabuk kurtulması hem de başkalarına mikrop bulaştırmaması açısından çok önemli. </p>
<p> Son zamanlarda tüm hastalıklar bu arada da sonbahar ve kış aylarında artan nezle ve gribe karşı bazı bitkisel ürünlerin kullanılması yaygınlaşmıştır. Bunların faydaları bilimsel olarak ve tıbben doğrulanmamıştır. Bu nedenle insanların bu tür uygulamalara inanmamaları ve kendilerini suiistimal ettirmemeleri gerekir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/soguktan-degil-virustan-korkmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Microbiology Animations</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/microbiology-animations/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/microbiology-animations/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 11:45:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mikrobiyoloji Video ve Animasyonları]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[animation]]></category>
		<category><![CDATA[microbiology]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Microbiology Animations •Bacterial Conjugation •Bacterial Spore Formation •Bacterial Transformation •Enveloped Animal Viruses •Eukaryotes vs Prokaryotes •Food Pathogens •Food Spoilage •Hershey and Chase Experiment •HIV Replication •HIV Treatment •Lambda Phage replication Cycle •Malaria •Prion...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">Microbiology Animations </span></strong></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Bacterial%20Conjugation/index.html" target="_blank" rel="noopener">Bacterial Conjugation</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Bacterial%20Spore%20Formation/index.html" target="_blank" rel="noopener">Bacterial Spore Formation</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Bacterial%20Transformation/index.html" target="_blank" rel="noopener">Bacterial Transformation</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Enveloped%20Animal%20Viruses/index.html" target="_blank" rel="noopener">Enveloped Animal Viruses</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Eukaryotes%20vs%20Prokaryotes/index.html" target="_blank" rel="noopener">Eukaryotes vs Prokaryotes</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Food%20Pathogens/index.html" target="_blank" rel="noopener">Food Pathogens</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/food%20Spoilage/index.html" target="_blank" rel="noopener">Food Spoilage</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Hershey%20and%20Chase%20Experiment/index.html" target="_blank" rel="noopener">Hershey and Chase Experiment</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/HIV%20Replication/index.html" target="_blank" rel="noopener">HIV Replication</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/HIV%20Treatment/index.html" target="_blank" rel="noopener">HIV Treatment</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Lambda%20Phage%20replication%20Cycle/index.html" target="_blank" rel="noopener">Lambda Phage replication Cycle</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Malaria/index.html" target="_blank" rel="noopener">Malaria</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Prion/index.html" target="_blank" rel="noopener">Prion</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Releasing%20Enveloped%20Virions/index.html" target="_blank" rel="noopener">Mechansim for Releasing Enveloped Virions</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Replication%20Cycle%20of%20a%20Retrovirus/index.html" target="_blank" rel="noopener">Replication Cycle of a Retrovirus</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Specialized%20Transduction%20by%20Temperate%20Phage/index.html" target="_blank" rel="noopener">Specialized Transduction by Temperate Phage</a></p>
<p>•<a href="http://www.1lecture.com/Microbiology/Transduction%20Generalized/index.html" target="_blank" rel="noopener">Transduction Generalized</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/microbiology-animations/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Açlığın adli tıp yönünden değerlendirilmesi</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/acligin-adli-tip-yonunden-degerlendirilmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 08:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[açlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[AÇLIĞIN ADLİ TIP YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ Ahmet Nezih Kök, İbrahim Tunalı a)Atatürk Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Erzurum, Türkiye b)Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye Adli Tıp Dergisi,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">AÇLIĞIN ADLİ TIP YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ</span></strong><br />
Ahmet Nezih Kök, İbrahim Tunalı</p>
<p>a)Atatürk Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Erzurum, Türkiye<br />
b)Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye</p>
<p>Adli Tıp Dergisi, 8;1-4; 85-91, İstanbul, 1992, </p>
<p>FORENSIC MEDICAL ASPECTS OF STARVATION</p>
<p>Starvatıon widely accepted as a problem resulting from population explosion throughout the world rarely occurs deliberately as a result of neglect and cruelty Forensic Medicine.<br />
In this article, etlology of starvation and adaptational changes in starvation and the importance of this subject in Forensic Medicine are evaluated.</p>
<p>Key Words: Starvation – Forensic Medicine</p>
<p>Özet</p>
<p>Dünya üzerinde özellikle hızlı nüfus artışının beraberinde getirdiği bir sorun olarak görünen açlık tabloları nadiren ihmal ve kasıt sonucu meydana gelerek adli tıbbı ilgilendiren bir konu olmaktadır.</p>
<p>Bu makalede açlık etiyolojisi ve açlık sonucu insan vücudunda meydana gelen fizyolojik, biyokimyasal ve patolojik değişiklikler ile konunun Adli Tıp yönü mevcut literatür bilgilerinin ışığı altında ele alınmıştır.</p>
<p>GİRİŞ</p>
<p>Yaşamın devamı için gerekli kişisel enerjinin ve yapı taşlarının yaşa, kiloya ve günlük aktiviteye bağlı olarak yeter derecede tedarik edilmesi gerekir. Bunun sağlanamadığı durumlarda morfolojik olarak fark edilebilen gıda eksikliği (açlık) tabloları ortaya çıkar.</p>
<p>Açlık kitlesel olarak dünya üzerinde yılda milyonlarca kişinin ölümüne neden olduğu gibi bireysel faktörlere bağlı olarak da ölümlere neden olabilmektedir. (1,2) . Açlık tablolarına neden olan faktörler Tablo 1’de gösterilmiştir.</p>
<p>Organik bozukluklar dışında kaza, meslekte acemilik, ihmal ya da kasıt sonucu ekzojen gıda alımının durması halinde ortaya çıkan açlık tabloları cezai ve hukuki yönden adliyenin ve Adli Tıbbın ilgi alanına girmektedir. (3,6)</p>
<p>Bu makalede açlık sonucu vücut metabolizmasında meydana gelen fizyolojik, biyokimyasal ve patolojik değişikliklerden bahsedilerek konu Adli Tıp yönü üzerinde durulmuştur.</p>
<p>Gıdaların Katabolizması</p>
<p>Oldukça komplike olan hücre fonksiyonlarının devamı yakıt olarak kullanılan gıdaların ekzojen olarak alınıp sindirilerek emilmesine bağlıdır (7). Emilen maddelerin vücutta katabolize   edilmeleri sonucu açığa çıkan biyoenerji hücrelerce direkt olarak kullanılmayıp yüksek enerjili fosfat bileşikleri halinde depolanır ve gerektiğinde kullanılır. Bu bileşiklerin en önemlisi adenosine triphosphate (ATP) dir. (8,10)</p>
<p>Vücudun temel enerji ihtiyacı öncelikle karbonhidratlardan daha sonra da lipidlerden sağlanır. Karbonhidrat metabolizmanın temel amacı vücut kan dolaşımında yer alan glükozun elde edilerek belirli sınırlarda sabit tutulmasıdır. Normalde açlık halinde periferik venöz dolaşımda 70-110 mg/dL , arteriyel dolaşımda 80-120 mg/dL glükoz miktarı stabilize edilmeye çalışılır. (10) Beyin, sinir dokusu, eritrosit, lökosit ve renal medulla hücreleri kendileri için gerekli enerjiyi yalnızca glükozdan sağlayabildiklerinden glükozun kan dolaşımında belirli değerlerle sabit tutulması çok önemlidir (8,10,11)</p>
<p>Gıdalar ile yeterli miktarda karbonhidrat alınarak sindirilip emildiğinde kana geçen glükozun %50’si glikolizis adı altında enerjiye çevrilirken, % 30-40’ı yağlara , %10’u da glikojene çevrilerek yedek enerji deposu olarak saklanır (12) </p>
<p>Vücuttaki glükozun tümü karaciğerde glükokinaz ve diğer dokularda hekzokinaz enzimi ile glucine 6-phoshate ((G6P)’a çevrilir. Bu aşamadan sonra G6&#038;’ın büyük çoğunluğu Embilen Meyerhof yolu ile girüvat ya da laktata kadar yıkılırken yaklaşık % 10’luk bir kısmı da hexose monophosphate  (HMP) şantına girerek nükleik asitlerin yapısına giren liboz 5-fosfat ile yağ asitleri ve steroidlerin yapımı için gerekli nicotinamide adenine dinucleotide phosphate  (NADPH) üretimini gerçekleştirir.(8-10)</p>
<p>Vücudun enerji ihtiyacını karşılayan ikinci grup gıda maddeleri lipidler olup triacylgliserol ya da trigliserid olarak bilinir. Lipidlerin temel yapı taşları yağ asitleridir (13) Trigliseriliger lipolizis adı verilen reaksiyonla yağ asitlerine ve gliserole ayrışır. </p>
<p>Gıdalarla alınan üçüncü grup besin maddesi proteinlerin temel amacı doku yapımı ve onarımı ile birlikte hücre bölünmesini sağlamaktır. Alınan proteinler vücuttaki metabolizmaları sonucu aminoasitlere dönüşür. Mevcut aminoasitlerin büyük bir kısmı glikojenik yapıdadır. Söz konusu aminoasitler transaminasyon ve deaminasyon reaksiyonları geçirerek ya pirüvet ya da acetyl- CoA ya çevrilerek genel metabolizma havuzuna girerler. (6,14,18)</p>
<p>Alınan gıdaların pirüvat ya da acetyl- CoA’ya dönüşümü mitokondri dışında gerçekleşir. Bu aşamadan sonra pirüvat da acetyl-CoA ya dönüşür. Acetyl –CoA son ürün olarak mitokondri içerisine transfer olarak bir dizi reaksiyonun ard arda gerçekleştiği Krebs siklusuna girer ve aerobik şartlarda vücudun hayati fonksiyonlarının devamı için gerekli yüksek enerjili fosfat bağına sahip ATP sentezini gerçekleştirir. (9,10,14,17 )</p>
<p>Vücuda alınan gıda maddelerinin son ürün olarak pirüvit ve acetyl- CoA ya dönüşerek genel metabolizma havuzuna girmeleri eksojen alımının yeterli olmaması halinde diğer maddelerden temin edilebilmesini mümkün kılmaktadır. Böylece karbonhidratların, lipidlerin ve proteinlerin birbirlerine dönüşümü hemostazın sağlanabilmesi açısından önemlidir. (7,14,16,19) Major gıdaların birbirlerine dönüşümü Þekil 1’de gösterilmiştir. </p>
<p>Tablo 1. Açlık etyolojisi<br />
1-Kitlesel Açlık            -savaş</p>
<p>                                      -kıtlık</p>
<p>                                      -Doğal felaketler (sel, deprem vb.)</p>
<p>                                      -kültürel tabu</p>
<p>                                       -hızlı nüfus artışı</p>
<p>2-Bireysel açlık              A)Organik Bozukluklar</p>
<p>                                        -sindirim bozukluğu (maldigesyon)</p>
<p>                                        -emilim bozukluğu (malabsorpsiyon )</p>
<p>                                         -anoreksia nervoza</p>
<p>                                        B)Medikolegal vakalar (ihmal ve kasıt sonucu oluşan açlık tablosu ) </p>
<p>                                         -zayıflama rejimleri</p>
<p>                                          -çocuklarda adetten kesilme dönemi</p>
<p>                                         -ihtiyarlık,akli ya da bedeni sakatlık</p>
<p>                                         -trafik kazası , yanık, ameliyat vb.nedenler</p>
<p>Açlık Fizyolojisi</p>
<p>Ekzojen gıda alımının durduğu hallerde diyet ile alınan glükoz miktarı sıfırdır. Bu durumda kanda glükoz miktarının azalmasına paralel olarak pankreasın Langerhans adacıkları B hücrelerinden salınan insülin hormonu seviyesi de azalır. Buna karşılık A hücrelerinden salınan glükagon hormonu seviyesi artar (7,12,20).</p>
<p>Glükagonun etkisi ile glikojen depolarından glikojenolizis yolu ile glükoz sağlanır. Glükagonun etkin olduğu organ karaciğer olup etkisini cyclic adenosine monophosphate  (cAMP)’yi aktive ederek gösterir. Glikojen depolarından glükoz tedariki en çok 12-24 saat sürer (9,10,16) Total açlığın devamı halinde vücudun glikojen depoları tükenir. Bu arada vücut için gerekli enerjinin karşılanması amacı ile glükagonun lipolitik etkisi ile trigliseridler yağ asitlerine ve gliserole dönüşür. Oluşan yağ asitleri önce ATP varlığında acyl-CoA’ya daha sonra da B oksidasyonla acetyl-CoA’ya dönüşür. Oluşan acetyl-CoA daha sonra Krebs siklusuna girerek enerji üretimini sağlar. </p>
<p>Uzun süreli açlıkta yağ asitlerinin B oksidasyonunun aşırı olmasına bağlı olarak meydana gelen acetyl-CoA karaciğerde asetoasetat ve B-hidroksibütirata çevrilerek kana verilir. Daha sonraki aşamada asetoasetat da asetona çevrilir. Adı geçen bu maddelere keton cisimleri denilir. (10,14,15,17,20) Keton cisimleri ekstrahepatik dokularca enerji kaynağı olarak kullanılır. Bu dokuların en önemlisi beyindir. (9,10,15,19 ) Kaur ve arkadaşlarının rat beyninde yaptıkları çalışmalarda açlık süresince monoamine oxidase  (MAO) aktivitesinin azlığı ve keton cisimlerinin beyin tarafından kullanımına bağlı olarak Na++K+ATP Paz sisteminin de aktivite artışı olduğu belirlenmiştir.  (19) </p>
<p>Lipolizis sonucu oluşan gliserol ise gliserol –3 fosfat şeklinde aktive olduktan sonra trioz fosfata çevrilerek glükoz kaynağı olarak kullanılmaktadır. (14)</p>
<p>Lipolizisin etkisi ile dolaşımdaki glükoz miktarı 60-70 mg/dL civarında tutulmaya çalışılmış, vücuttaki adaptasyon mekanizmalarının devreye girmesi ve periferik tiroksin lexmonu aktivitesinin azalmasına bağlı olarak bazal metabolizma hızı düşer (5,11,16)</p>
<p>Açlığın devamı halinde vücut için gerekli glükozun sağlanması amacı ile glükozun etkisi ile faaliyete geçen cAMP aminoasitlerin glükoza dönüşümünü hızlandırır. Özellikle glikojenik yapıdaki aminoasitler ya pirüvat üzerinden ya da acetyl – CoA üzerinden Krebs siklusuna girerler. İşte karbonhidrat haricindeki gıda maddelerinden glükoz elde edilmesi işlemine glükoneogenezis adı verilir. Karbonhidrat alımının yeterli olmadığı ve glikojen depolarının boşaldığı durumlarda karaciğer ve böbreklerde gerçekleşen glükoneogenezis ile vücut için gerekli glükoz protein yıkımına rağmen sağlanmaya çalışılır.(7,11,14,16)</p>
<p>Ağır multiple travma, yanık, sepsis vakalarında ya da postop dönemde oral gıda alımının durduğu ve parenteral beslenmenin yeterince yapılamadığı durumlarda açlık olayı akut geliştiğinden vücudun adaptasyonu yeterli olamamaktadır. (11,12,22) Bu durumda strese bağlı olarak sempatik sistem aktive olur ve artan katekolaminler ile insülin alımını azalır, vaseprotein hormonu artışına bağlı olarak su tutulumu artar. Bu arada stres hormonu olarak bilinen kortikosteroidlerin artışı sonucu protein yıkımı artar. </p>
<p>Açlık Süresince Klinik Tablo</p>
<p>Açlıkta klinik tabloya kilo kaybı ve zayıflama hakimdir. Gıda alımı ile birlikte su alımının da kesildiği durumlarda tablo daha dramatik seyreder. Kişinin mevcut yağ dokusu miktarına göre açlığa dayanma süresi değişiklik arzeder. Normal bir şahıs 2000 kalorili günlük ihtiyaca göre aç olarak 30-60 gün hayatını devam ettirebilirken obese bir şahıs daha uzun bir süre açlığa rahatlıkla dayanabilmektedir. (11) </p>
<p>Yağ asitlerinin mobilizasyonunun hızlılığına bağlı olarak miktarları artan keton cisimleri ketonemiye sebep olur. Bunun sonucu ağızda aseton kokusu ve idrarda keton cisimleri tespit edilir (17,20).</p>
<p>Protein yıkımına bağlı olarak onkotik basınçta meydana gelen değişikliklerle ödem ve asitle meydana gelir. Bu arada kalp kasındaki atrofinin de etkisi ile kalp yetmezliği gelişir. Arteriyel tansiyonunun düşmesine bağlı olarak nabız filiform özellik kazanır, palpe edilemez.( 5,11,16,23,24)</p>
<p>Hanımlarda genellikle sulu diare vardır, meydana gelen dehidratasyon sonucu vücut ateşi yükselir. Açlığın son dönemlerinde elektrolit – sıvı kaybı ile birlikte katabolizma sonucu biriken metabolitlere bağlı olarak şuur kaybı meydana gelir ve komaya giren hasta kaybedilir. (3,5,23 )</p>
<p>Açlığın Otopsi Bulguları</p>
<p>Açlık sonucu zayıflamaya bağlı olarak kişinin (özellikle infantlarda ) yaşı ve boyuna göre kilosu standartların çok altındadır. Genellikle ölüm vücut ağırlığının %40-50’sini kaybetmekte kaçınılmaz olur. (5,23,24)</p>
<p>Deri altı yaş dokusu erimiştir. İç organlarda da boyut ve ağırlıkta azalma gözlenir. Protein kaybına bağlı olarak ödem, ascite ve plevral efüzyon gözlenir, doku onarımı ve yara iyileşmesi bozulmuştur. Protein kaybına bağlı  olarak ayrıca iskelet kaslarında bariz olmak üzere kalp kasında da atrofi gözlenir(3, 5, 16, 23, 24, 25).</p>
<p>Sindirim sistemi atrofik olup bağırsak ve mide pilileri silinmiş, duvarları incelmiştir. Öncelikle kolonda olmak üzere yüzeyel ancak yaygın ülserasyonlar gözlenir(3, 5, 16, 23, 24, 25).</p>
<p>Akciğerlerde pnömoni ve tüberküloz odaklarına rastlanabileceği gibi vücudun çeşitli organlarında vitamin eksikliklerine bağlı spesifik bulgular gözlenebilir(5, 23).</p>
<p>Tiroid bezinde belirgin atrofi mevcuttur(16, 23, 25).</p>
<p>Açlıkta Histopatolojik Değişiklikler<br />
Açlıkta tüm organlarda küçülme ve atrofi gözlenir. Vücut yağ dokusu azalmıştır. Özellikle uzun kemik iliğinde olmak üzere tüm yağ dokusu hücrelerinde büzülme ve küçülme gözlenir. Elektron mikroskobunda yağ hücrelerinde çentiklenme ve plaositik veziküllenme, intrasellüler yapılarda adaptasyona bağlı değişimler gözlenir(25).</p>
<p>Karaciğer kitlesi azalmıştır. Açlığın uzun sürdüğü durumlarda karaciğerde glikojen tespit edilemez. Ayrıca albümin sentezinin azalmasına bağlı olarak öden, ascite ve plevral efüzyon gözlenir. Trigliseridleri bağlayan proteinlerin yapımının azalmasına bağlı olarak karaciğerde yağlı değişim görülebileceği gibi (7) böyle bir değişim görülmeyebilir de (2, 25). Ayrıca karaciğer epitel hücrelerinde pigment artışı gözlenir(25). </p>
<p>İskelet kaslarında protein katabolizmasına bağlı progresif spinal kas atrofisi gözlenir. Myofibrillerde ve sarkoplazmada madde kaybı vardır(25). Solunum kaslarındaki atrofiye bağlı olarak solunum fonksiyonlarında azalma gözlenir(16).</p>
<p>Sindirim sistemi organları atrofiktir. Midenin fundus ve pilor bölgesinde hemorajik erozyonlar gözlenir. Mukoza atrofisi ve villüs kayıplarına bağlı olarak ince bağırsak kitlesi azalmıştır. Kolonda yüzeyel ancak yaygın ülserasyonlar gözlenir. Sindirim sistemi organlarının duvarları incelmiştir(3, 5, 16, 23, 24, 25).</p>
<p>Pankreas salgı hücrelerinin boyutlarında ve etiroid ağırlığında %50’ye varan azalma gözlenir. Periferde thyrexine (T4)’ün triiodothyronine (T3)’e dönüşümü azalmıştır(16, 25, 26).</p>
<p>Açlıkta yara iyileşmesi protein ve vitamin eksikliğine bağlı olarak bozulur. Ayrıca T hücreleri sayısında azalma ve fonksiyonunda bozulmaya bağlı olarak hücresel immünite zayıflar(16).</p>
<p>Açlık esnasında patolojik hastalıkların provoke olduğu, özellikle pnömoni, tüberküloz ve benzeri hastalıkların sık rastlanıldığı bilinmektedir(3, 5, 23).</p>
<p>Açlığın Adli Tıp Yönü<br />
Kaza, ihmal ya da kasıt sonucu gelişen açlık tabloları cezai ve hukuki yönden adliyeyi ve Adli Tıbbı ilgilendirir.</p>
<p>Açlık sonucu ortaya çıkan adli tıp problemlerinde orijinin belirlenmesi oldukça zordur. Bu nedenle çözümü sağlayacak adli tıp uzmanının geniş bir soruşturma ve inceleme sonrası elde ettiği bilgilerin tümünü göz önüne alması gerekir(3,5).</p>
<p>Açlığın söz konusu olduğu vakalarda öncelikle açlığa neden olan faktörün organik kökenli olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Çünkü; açlık, organik bir hastalığın sonucu olabileceği gibi organik hastalığı provoke eden neden de olabilir.</p>
<p>Kaza şeklindeki açlık, tabloları genellikle doğal afetleri takiben meydana gelir. Deprem, sel, yangın gibi nedenlerle mahsur kalan şahıslarda zaman içerisinde tipik açlık tabloları meydana gelir. Bu durumda beraberinde travmaya bağlı doku kaybı varsa myoglobülin dolaşıma girmesi sonucu renal hasar meydana gelir ve Crush Sendromu denilen tablo gelişir(27). </p>
<p>Çocukların ve yaşlıların açlığa karşı dirençleri oldukça azdır. Özellikle süt çocukluğu döneminde sütten kesilme ve ek gıdalara geçiş sürecinde, anne ve babanın yeterli çocuk bakım ve beslenme bilgisi eksikliğine bağlı olarak açlık tabloları ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle olayın orijinini belirlerken ailenin sosyoekonomik ve kültürel düzeyi ile birlikte anne ve babanın mentalite seviyelerinin de gözönüne alınması gerekir.</p>
<p>Açlık tabloları bazen acpsis, travma, yanık, cerrahi girişim gibi nedenlerle oral beslenemeyen şahıslarda parenteral beslemenin yeterli yapılamamasına bağlı olarak da gelişebilir(21, 22). Bu durumda meydana gelen zararlar sebebi ile bazen sağlık personeli meslekte acemilikle suçlanabilmektedir. Dikkatsizlik, tedbirsizlik ya da meslekte acemilik nedeni ile meydana gelen zararlarda Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 455, ve 459. maddelerine göre işlem yapılır(6).</p>
<p>Bir şahsi katil kaskı olmaksızın aç ve susuz bırakmak da suç olup TCK’un 456. maddesi içerisinde değerlendirilir(28).</p>
<p>Kasıtlı olarak akli dengesi ve vücut bütünlüğü tam olan bir insanı aç bırakarak öldürmek oldukça nadirdir(5). Ancak küçük çocuklar ile beden gücü zayıf olan yaşlılar ve akli dengesi yerinde olmayan şahıslar kendilerine bakmakla yükümlü kişiler tarafından kasıtlı olarak terkedildiklerinde açlığa maruz kalmakta ve bazen olay ölümle sonuçlanabilmektedir. Söz konusu bu durum TCK’nun 473-476. maddeleri içerisinde değerlendirilir(6). Olayda kasıt arandığında mağdurun vücudu üzerinde darp ve cebir izlerinin azalması ihmal edilmemelidir.</p>
<p>TCK’un ilgili maddelerinde suç sayılan ve ceza verilen açlık vakaları sonrasında mağdurun vücut tamlığında meydana gelen maddi ve manevi zarar ayrıca Borçlar Kanunu’nun 46 ve 47 maddelerinde yer alan tazminat hakkı ile giderilmeye çalışır(4).</p>
<p>KAYNAKLAR<br />
1-Field, J.O.(1991) Nutr, Rev., 49, 144-152.<br />
2-Sidramitly, H(1990) in Anderson’s Pathology, 9th edn.(Kissane, J.M.ed.)pp.546-565, C.V., Mosby  Company, St.Louis.<br />
3-Glaister, J.(1957) in Medical Jurisprudence and Toxicology, 10th edn., pp.208-213 Livingstone Ltd., Edinburgh.<br />
4-Kılıçoğlu, A(1992) Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu, s.369. Alkım Yayıncılık, Ankara.<br />
5-Polson, CJ.(1965) in The Essendtisis of Forensic Medicine, 2nd edn., pp.269-277, Pergamon Press, Oxford.<br />
6-Türk Ceza Kanunu(1986) s.229, 231, 238, Yarı Açık Cezaevi Matbaası, Ankara.<br />
7-Anderson, J.R.(1985) in Mulr’s Textbook of Pathology, 12th edn., pp.3.5-3.9, English Language Book Society, London.<br />
8-Mayes, P.A.(1985) in Hrper’s Review of Biochemistry, 20th edn., pp.166-193, Lange Medical Publicationa, Los Altos.<br />
9-Sodeman, T.M.(1985) in Sodeman’s Pathologic Physciology, 7th edn., pp.3-23, W.B.Saunders Company, Philedelphia.<br />
10-Ganong, W.F.(1989) in Review ofMedical physiology, 14th edn., pp.233-265, Appleton and Lange, New Jersey.<br />
11-Bray, G.A.(1985) in Sodeman’s Pathologic Physiology, 7th edn., pp.964-992, W.B.Saunders Company, Philadelphia.<br />
12-Granner, D.K.(1985) in Harper’s Review of Biochemistry, 20 th edn., pp.587-609, Lange Medical Publications, Los Altos.<br />
13-Mayes, P.A.(1985) in Harper’s Review of Biochemistry, 20 th edn., pp.208-231, Lange Medical Publications, Los Altos.<br />
14-Mayes, P.A.(1985) in Harper’s Review of Biochemistry, 20 th edn., pp.257-274, Lange Medical Publications, Los Altos.<br />
15-Mayes, P.A.(1985) in Harpers’s Review of Biochemistry, 20 th edn., pp.232-256, Lange Medical Publications, Los Altos.<br />
16-Baron, R.B.(1988) in Cecil Textbook of Medicine, 18th edn., (Wyngaarden, J.B.ed.) pp.1212-1215, W.B. Saunders Company, Philadelpia.<br />
17-Kaplan, L.A.(1987) in Methods in Clinical Chernistry, pp.128-131 Mosby Company, St.Lois.<br />
18-Rodwell, V.W.(1985) in Harper’s Review of Biochernistry, 20 th edn., pp.283-292. Lange Medical Publications, Los Altos.<br />
19-Kaur, G., Kaur, K.(1990) Mol. Chem. Neuropathol., 13, 175-178.<br />
20-Andreoli, T.E.(1988) in Cecil Textbook of Medicine, 18th edn., (Wyngaarden, J.B.ed), pp.555. W.B.Saunders Company, Philadelphia.<br />
21-Shikora, S.A., Blackburn, G.L.(1991) Surg.Clin.North Am., 71, 509-521.<br />
22-Shizgal, H.M.(1991) Anu. Rev. Med., 42, 549-565.<br />
23-Gee. D.J.(1979) in Lecture Notes on Forensic Medicine, 3rd edn., pp.164-165, Blackwell Scientific Publications, Oxford.<br />
24-Tunalı, İ(1988) Adli Tıp, s.118-119, Yarı Açık Cezaevi Matbaası, Ankara.<br />
25-Janssen, W.(1984) in Fornesic Histopathology, pp.286-288, Springer and Verlag, Berlin.<br />
26-Kendir, G., Kültürsay, N. Ve ark.(1989) Ege Üniv.Tıp Fak.Dergisi., 28, 2737-2742.<br />
27-Ganong, W.F.(1989) in Review of Medical Physiology, 7th pp.540, Appleton and Lange, New Jersey.<br />
28-Tunalı, İ.(1988) Adli Tıp, s.98, Yarı Açık Cezaevi Matbaası.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Yaşam</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/saglikli-yasam/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/saglikli-yasam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Mar 2010 18:42:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genellikle kendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genellikle kendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Doğal olarak bu aşamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düşmektedir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler. </p>
<p>Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken önlemlerin pek çoğu günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardan oluşur. Nerede olursa olsun günlük yaşamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, sağlığın korunmasını ve diğer bireylerle paylaştığımız yaşamı kolaylaştırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, sağlıklı beslenme, bedensel ve zihinsel çalışma, düzenli yaşam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanmadır. </p>
<p>Çoğunlukla günlük çabalarda hedefin mutluluk olduğu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. Çünkü hayatta kalmayı sağlayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıştırılmasıyla ortaya çıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk koşulu ise bilmektir. Ancak bildiğimiz şeyi, bildiğimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranışımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim için huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye geçemez. Bir sonraki aşama ise paylaşarak çoğaltma, yandaş oluşturmadır. Bunun için bilgimize dayanan doğru bulduğumuz davranışı kurallaştırmaya çalışırız. Toplum içindeki pek çok kural bu yolla oluşmuştur. Zaman içinde altta yatan bilgi evrimleştikçe kurallar da değişecektir. </p>
<p>Bugün sağlıklı yaşam için bilinmesi gereken başlıca kurallar şunlardır: </p>
<p>I. TEMİZLİK<br />
A. HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR? </p>
<p>B. CİLT TEMİZLİÐİ </p>
<p>C. SAÇ TEMİZLİÐİ VE BAKIMI </p>
<p>D. YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİÐİ </p>
<p>E. AÐIZ VE DİÞ SAÐLIÐI<br />
1. Diş Çürümesi </p>
<p>2. Diş Eti Hastalıkları </p>
<p>3. Dişlerin Gelişim Bozuklukları </p>
<p>4. Ağız ve Diş Sağlığı Nasıl Korunur? </p>
<p>5. Diş Fırçalama Tekniği </p>
<p>6. Diş İpi Kullanımı </p>
<p>F. MEMELERİN BAKIMI </p>
<p>G. CİNSEL BÖLGENİN TEMİZLİÐİ </p>
<p>1. Adet Döneminde Temizlik ve Bakım Nasıl Yapılmalıdır?<br />
2. Tuvalet Sonrası Beden Temizliği<br />
H. EL VE TIRNAK TEMİZLİÐİ VE BAKIMI </p>
<p>İ. AYAK TEMİZLİÐİ </p>
<p>J. BANYO YAPMA<br />
Cinsel İlişki Sonrası Temizlik </p>
<p>II. SAÐLIKLI GİYİNME </p>
<p>III. ORTAMIN TEMİZLİÐİ VE BAKIMI </p>
<p>A. FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ<br />
1. Yerler ve Yüzeyler<br />
2. Buzdolabı<br />
3. Lavabo ve Tuvaletler<br />
B. YİYECEK VE İÇECEKLERİN TEMİZLİÐİ </p>
<p>C. BESİNLERLE İLGİLİ HİJYEN KURALLARI </p>
<p>D. MUTFAKLA İLGİLİ HİJYEN KURALLARI </p>
<p>E. ATIKLAR </p>
<p>IV. BESLENME<br />
V. HAREKETLİ YAÞAM </p>
<p>VI. DÜZENLİ YAÞAM VE UYKU </p>
<p>VII. ÇALIÞMA ORTAMI </p>
<p>VIII. GÜNLÜK YAÞAMDA STRESLERLE BAÞA ÇIKMA </p>
<p>IX. ZAMAN YÖNETİMİ </p>
<p>X. SİGARA, ALKOL, MADDE KULLANImı</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/saglikli-yasam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birinci basamağa yönelik zehirlenmeler kitabı 2007</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/birinci-basamaga-yonelik-zehirlenmeler-kitabi-2007/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/birinci-basamaga-yonelik-zehirlenmeler-kitabi-2007/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 14:51:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[zehirlenmeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[RSHM]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI<br />
BİRİNCİ BASAMAĞA YÖNELİK ZEHİRLENMELER TANI ve TEDAVİ REHBERLERİ 2007</p>
<p>Kitap için <a href="http://uzem.rshm.gov.tr/images/stories/saglikci_images/zehirlenmetani.pdf" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız</a></p>
<p>Türkiye’de Zehirlenme Olgularına İlişkin Danışmanlık Hizmeti Veren Kurumlar</p>
<p>Ulusal Zehir Merkezi (UZEM)<br />
Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı<br />
(24 saat)<br />
Tel: 114<br />
(http:://www.rshm.saglik.gov.tr/uzem)</p>
<p>Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi<br />
İlaç ve Zehir Danışma Merkezi<br />
(24 saat)<br />
Tel: 0-232-4123939<br />
(http://web.deu.edu.tr/zdm)<br />
Uludağ Zehir Danışma Merkezi<br />
(24 saat)<br />
Tel: 0-224-4428293<br />
(http://zehirinf.uludag.edu.tr)<br />
Hacettepe İlaç ve Zehir Bilgi Merkezi<br />
(HİZBİM)<br />
(08:30-17:30)<br />
Tel: 0-312-3118940<br />
(http://www.farma.hacettepe.edu.tr/hizbim/hizbim.shtml)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/birinci-basamaga-yonelik-zehirlenmeler-kitabi-2007/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Antioksidanlar kalbimizi korur mu?</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/antioksidanlar-kalbimizi-korur-mu/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/antioksidanlar-kalbimizi-korur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Jan 2010 22:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[antioksidan]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Antioksidanlar kalbimizi korur mu? Prof. Dr. E. Murat Tuzcu Kalp sağlığını koruyor diye övülen vitamin haplarının yararlarını ünlü bir uzmanın ağzından da duysak düşünmeliyiz. Araştırmalar hap almak yerine vitamin ve antioksidanlardan zengin besinler...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">Antioksidanlar kalbimizi korur mu?</span></strong><br />
Prof. Dr. E. Murat Tuzcu</p>
<p><strong>Kalp sağlığını koruyor diye övülen vitamin haplarının yararlarını ünlü bir uzmanın ağzından da duysak düşünmeliyiz. Araştırmalar hap almak yerine vitamin ve antioksidanlardan zengin besinler yememizi söylüyor. Her gün meyve ve sebze yiyenlerde, kalp krizi riskinin üçte bir, inme riskinin ise üçte iki oranında düştüğü biliniyor</strong><br />
<img decoding="async" src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2010/01/18/fft16_mf488221.Jpeg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /><br />
Çeşitli etkenlerle yörüngesindeki bir elektronu kaybedip serbest radikal haline gelen molekül, damarın içini döşeyen hücreleri tahrip eder. Aynı zamanda kötü kolesterolü de etkileyip azdırır. Böylece okside olan kolesterol, zedelenen sıvayı geçip duvarın içine girer. Besinlerdeki antioksidanlar bu tahribatı onarıp damar sertliğine karşı savaşırlar.</p>
<p>Gazetelerde, dergilerde gün geçmiyor ki vitamin haplarının, antioksidanların veya destekleyici ‘doğal ürünler’in yararlarını anlatan bir yazı çıkmasın. Bu maddeler sağlık otoriteleri tarafından ilaç olarak kabul edilmediği için sıkı denetim ve kontrollerden geçmiyor. Piyasaya sürülmeden önce yararlarının kanıtlanması ve yan etkilerinin kabul edilebilir düzeyde olduğunun gösterilmesi gerekliliği yok. Her derde deva olarak sunulan bu ürünleri methedenler kervanına zaman zaman hekimlerin de katıldığı oluyor.  </p>
<p>Antioksidan ne demek?<br />
Hücrelerimizin en küçük parçası atomlardır. Atom bir çekirdek ve çevresinde dönen elektron parçacıklarından oluşur. Atomu, topları başının üstünde çeviren bir cambaza benzetebiliriz. Birçok çevresel etken, örneğin hava kirliliği, sigara, mikroplar bu toplardan birini, döndüğü yörüngeden çıkartabilir. Elektrodunu kaybeden atomun dengesi bozulur. Serbest radikal adı verilen bu atom sağa sola saldırmaya, etrafını tahrip etmeye başlar.  Bu olay en çok oksijen atomunun başına geldiği için ‘oksidasyon’ denir. Okside olmuş atomları tamir edip tahribatı önleyen maddelere ‘antioksidan’ denir.  Yeşil yapraklı sebzelerde, birçok meyvede, çeşitli kuru yemişlerde, işlenmemiş tahıllarda bolca bulunan E ve C vitamini ile A vitaminine dönüşen beta karoten, doğal antioksidanlardır.<br />
Vitaminden zengin besinlerin sağlıklı bir yaşamın anahtarı olduğunu gösteren birçok çalışma var.  Örneğin yaklaşık 90 bin kadının 8 yıl süreyle izlendiği, Hemşire Sağlık Çalışması adlı araştırmada, her gün bol, çeşitli meyve ve sebze yiyenlerde, kalp krizi riskinin üçte bir, inme riskinin ise üçte iki oranında düştüğü saptandı. </p>
<p>Peki ya vitamin hapları?<br />
‘Her gün sebze, meyve yiyeceğimize vitamin hapı alsak olmaz mı?’ diye soranlar az değil. Önceleri, kendi kendilerine bu hapları kullananlar ile hiç kullanmayanlar karşılaştırıldığında, vitamin veya antioksidan alanlarda kalp krizi ve ölümlerin daha az olduğu görüldü. Fakat verilere biraz daha dikkatli bakan bilim insanları, ‘Acaba bu sonuç vitamin haplarına değil de, vitamin alanların genel olarak daha sağlıklı bir yaşam sürmelerine bağlı olmasın?’ diye sorguladı. Bu şüpheyi ortadan kaldırmak için daha güvenilir olan bir araştırma yöntemi kullanmaya başladılar.<br />
Bir grup insanı ‘randomizasyon’ denilen bir yöntemle rasgele iki gruba ayırıp bir gruba denedikleri ilacı, diğer gruba dış görünüşü aynı olan, ama içinde etkin maddesi olmayan boş ilaç (plasebo) verdiler. Çoğu araştırmada ilacı alan da, ilacı veren de hapın gerçek mi, yalancı mı olduğunu bilmiyordu. Araştırmaların çoğu bu hapların kalp damar hastalıklarına karşı bir yararı olmadığını gösterdi. Danimarkada’ki Kopenhag Üniversitesi öğretim üyeleri bu yöntemle yapılmış, 233 bin kişiyi içeren, 68 araştırmayı bir araya getirip inceledi. A, C, E vitaminlerinin, beta karoten ve selenyumun hiçbir kalp koruyucu etkisi olmadığı ortaya çıktı. Bazı durumlarda beta karoten, A ve E vitaminlerinin zararlı bile olabileceğini düşündüren veriler vardı.</p>
<p>Vitaminlerin rolü nedir?<br />
Son 10 yılda yapılan araştırmalar ‘vitamin haplarının kalp koruyucu etkisi yok’ diyen bulguları destekler sonuçlar verdi. 1997’de ABD’de yaşayan 15 bin erkek doktor 4 gruba ayrıldı. Birinci grubun yarısına C vitamini, yarısına boş hap verildi. Diğer gruplarda, benzer yöntemlerle E vitamini, beta karoten ve birçok vitamini içeren bir multivitamin hapı denendi. Sekiz yıllık takibin sonunda, vitamin alanlar ile boş hap alanların kalp krizi ve ölüm oranları aynıydı.<br />
Benzer büyüklükte bir araştırma da kadınlar üstünde yapıldı. Sekiz binden fazla kadın 3 gruba ayrıldı. Her bir grupta bir vitamin hapı, boş ilaçla karşılaştırıldı. Tedavi başladıktan 9 yıl sonra yapılan değerlendirmede, beta karotenin, E ve C vitaminlerinin kalp damar sağlığı üstünde hiçbir koruyucu etkisi olmadığı gösterildi.  Bu iki büyük çalışma, daha önce Avrupa’da benzer yöntemlerle yapılmış olan araştırmaların sonuçlarını teyit etti.</p>
<p>Araştırmalar sebze meyve yenilmesinden yana<br />
Vitamin hapı yerine sağlıklı beslenme<br />
Araştırmalara bakınca, hap olarak alınan vitaminlerin kalp koruyucu etkileri olmadığı, hatta bazı olumsuz etkileri olabileceği görülüyor. Beta karotenin bazı durumlarda zararlı olabileceğini, E vitaminin kolesterol düşürücü ilaçların etkilerini azaltıcı etki yapabileceğini gösteren deliller var. Tüm bu bilgilere rağmen vitaminler, antioksidanlar niye hâlâ kalp koruyucu olarak sunuluyor?<br />
Her derde deva doğal ürünler, tarihin her döneminde büyük ilgi görmüş.  Bugün olduğu gibi eskiden de bu ilgiyi kullanıp para ve şöhret sahibi olanlar hiç de az değil. Bu fenomenin birçok nedeni var.  Hastalıkların nedenleri karmaşık, tedavileri zor. Tedaviyi belirleyen hekim bir otorite simgesi. Hastanın bu sürecin belirlenmesinde ve kontrolünde çoğu zaman hiçbir gücü yok. Kitlelerden uzak, fildişi kulelerde yaşayan bilim insanlarına ve otoriteye karşı var olan güvensizlik, büyük ilaç firmalarına karşı duyulan şüphe, alternatif tedavi seçeneklerine ilgiyi artırıyor.  Vitaminlerden ve antioksidanlardan zengin beslenenlerin sağlıklı olduklarını gösteren anektodlar kanıt olarak sunulunca, zaten kolay bir çözüme hazır olan insanları zor olmadan ikna edebiliyor.<br />
Kalp sağlığını koruyor diye övülen vitamin haplarının yararlarını ünlü bir uzmanın ağzından da duysak, durup düşünmekte yarar var. Sağlığımızla ilgili tavsiyeleri uygulamadan önce, kanıtların ne olduğunu sormalıyız. Bugün için kanıtlar hap almak yerine bol bol, vitamin ve antioksidanlardan zengin besinler yememizi söylüyor.</p>
<p><img decoding="async" src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2010/01/18/fft16_mf488223.Jpeg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /><br />
Para verip aldığımız vitamin hapları, yeşil sebze, meyve, kuruyemiş, kepekli tahıllar yiyerek aldığımız vitamin ve antioksidanların yerini tutmuyor. Akıllı beslenirsek hem paramız cebimizde kalır hem de sağlığımızı koruruz.<br />
&#8212;<br />
milliyet 18 Ocak Pazartesi 2010</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/antioksidanlar-kalbimizi-korur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya&#8217;da ve Türkiye&#8217;de aşılama takvimindeki gelişmeler</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/dunyada-ve-turkiyede-asilama-takvimindeki-gelismeler/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/dunyada-ve-turkiyede-asilama-takvimindeki-gelismeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Dec 2009 00:06:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Dünya&#8217;da ve Türkiye&#8217;de aşılama takvimindeki gelişmeler Elif N. Özmert Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi 2008; 51: 168-175 Özet Aşılama, çocuk sağlığı girişimleri arasında çok öncelikli bir yer tutmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü 1974 yılında...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">Dünya&#8217;da ve Türkiye&#8217;de aşılama takvimindeki gelişmeler </span></strong><br />
Elif N. Özmert  </p>
<p><a href="http://www.cshd.org.tr/csh/pdf/pdf_CSH_308.pdf" target="_blank" rel="noopener">Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi 2008; 51: 168-175</a></p>
<p>Özet<br />
Aşılama, çocuk sağlığı girişimleri arasında çok öncelikli bir yer tutmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü 1974 yılında Genişletilmiş Bağışıklama Programını (GBP) geliştirmiş ve önermiştir. Altı hastalığa karşı korunma sağlayan bu programın ilk uygulaması Türkiye&#8217;de 1980-85 yılları arasında başlamış ve hız kazanmıştır. O günden bugüne pek çok yeni aşı geliştirilmiş ve bunlar ile ilgili çeşitli öneri ve uygulamalar yapılmıştır. Bu gelişmeler sonucu gerek Dünya&#8217;da gerekse Türkiye&#8217;de GBP çeşitli değişiklikler olmuştur. Bu yazıda bu gelişim süreci, ülke programlarının oluşturulmasını etkileyen faktörler, oluşan değişiklikler ve bunların hastalıkların epidemiyolojisine yansımasından söz edilmektedir.  </p>
<p><img decoding="async" src="http://www.cshd.org.tr/csh/images/table_CSH_308_1.jpg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/dunyada-ve-turkiyede-asilama-takvimindeki-gelismeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İyi kolesterolünüz düşükse dikkat</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/iyi-kolesterolunuz-dusukse-dikkat/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/iyi-kolesterolunuz-dusukse-dikkat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2009 13:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[kolesterol]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[İyi kolesterolünüz düşükse dikkat Prof. Dr. E. Murat Tuzcu LDL kolesterol, kötü lakabını hak etmeye, damar sertliği plağını oluşturmaya başladığında HDL kolesterol imdada yetişir. HDL karaciğerde yeteri kadar yapılmazsa, LDL’nin kötülüğünü önleyemez. HDL’nin...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#5C3566;">İyi kolesterolünüz düşükse dikkat</span></strong><br />
Prof. Dr. E. Murat Tuzcu </p>
<p>LDL kolesterol, kötü lakabını hak etmeye,  damar sertliği plağını oluşturmaya başladığında HDL kolesterol imdada yetişir. HDL karaciğerde yeteri kadar yapılmazsa, LDL’nin kötülüğünü önleyemez. HDL’nin düşük olması pek de hayra alamet değildir</p>
<p>Yediğimiz besinlerin çok azında kolesterol vardır. Kanda dolaşan kolesterolün büyük bölümü karaciğerde yapılır. Kolesterol imal eden bu fabrikaya gereken hammaddelerin çoğunu besinlerle aldığımız yağlar, özellikle hayvansal yağlar oluşturur. Midemizde parçalanıp, bağırsaklarımızda sindirilmeye başlanan besinlerden ayrılan yağ taneleri ilk aşamada emilip bağırsak duvarına geçer. Buradaki hücreler, emilen besin parçacıklarının paketlenip kan dolaşımına salıverildiği bir yükleme limanı gibidir. Kanda çözülüp yüzemediklerinden paketlenme yağlar için çok önemlidir.<br />
Yükleme limanında yağlar için proteinden yapılma ağır kutular vardır. Apoprotein-B denilen kutuların içi yağlar için hazırlanmıştır, dış yüzeyleri ise kan içinde rahatça yüzebilecek biçimde imal edilmiştir. Proteinden yapılmış kutunun içine yağlar konunca buna yağlı protein veya tıbbi adıyla lipoprotein denir. Lipo eski Yunancada yağ demektir. Kanda çeşit çeşit lipoproteinler vardır. Bağırsak duvarında her bir kutunun içine bolca yağ konur. Proteinden yapılma kutu ağır olsa da, yağ çok hafif olduğundan, bu lipoprotein boyuna göre çok hafiftir, yoğunluğu çok düşüktür. Böylece paketlenen yağlar, kan dolaşımına salınıp karaciğere yollanır.  Yolda yağı enerji olarak kullanacak kas hücreleri veya aç kalırsam gerekir diye depolamak isteyen yağ dokuları, istedikleri çeşit yağı alırlar. Boyu biraz küçülmüş olan paket, nihayet karaciğere ulaşır.</p>
<p>Adım adım kolesterol üretimi<br />
<img decoding="async" src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/12/21/fft16_mf462475.Jpeg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /></p>
<p>Bağırsaktan emilen hayvansal yağlar karaciğerde kolesterole dönüşür. Özel proteinlerle beraber paketlenip vücudun ihtiyacını karşılamak için kan dolaşımına salınır. Fazlası damar duvarında darlık yapan, damar sertliği plaklarını oluşturur.</p>
<p>Bir fabrika olan karaciğerin bir odasında paket açılıp yağlar çeşitlerine göre ayrılır, dikkatle istif edilir. Fabrikanın imalat bölümünde, gelen hammaddelerden, kolesterol ve başka yağlar imal edilir. Üretilen diğer yağlarla beraber kolesterol, yeniden apoprotein-B kutularının içinde paketlenip dolaşıma salınır.<br />
Kan dolaşımının gittiği birçok doku, enerji veya depolama için yağların bir kısmını alır. Geriye içindeki yağın hemen hepsi kolesterol olan bir paket kalır. Kimi biraz büyük, kimi iyice küçük olan, ama hâlâ hafif yoğunlukta olan bu paketlere İngilizce Low (düşük) Density (yoğunluk) Lipoprotein kelimelerin baş harfleri alınarak LDL kolesterol denir.</p>
<p>LDL’nin adı niye kötü?<br />
LDL kolesterolün adı kötüye çıkmış olsa da onsuz yaşayamayız. Çünkü birçok organımız, onun yolunu gözler. Yeni hücrelerin duvarlarının örülebilmesi, eskilerinin onarılması ve daha birçok hayati fonksiyon için gerekli olan kolesterolü, LDL taşır. Başta karaciğerimiz olmak üzere birçok organımızda limanlara gelip giden yük gemilerini gözleyenler gibi görevliler vardır. Eğer LDL kolesterolün arttığını görürlerse, hemen planlanmış tedbirleri harekete geçirirler.<br />
Önce fabrikaya haber verip, kolesterol yapımını azaltmasını, fazlasını safrayla bağırsağa atmasını söylerler. Bir de kandan dolaşan LDLyi toplayan adam sayısını artırırlar. LDL’yi tutup yakalamak için yapılmış kepçelerle kandaki miktarını düşürmeye çalışırlar.<br />
 Ancak LDL kolesterol düzeyi iyice yüksekse bu tedbirler de yetmez. İşte o zaman, LDL kötü lakabını hak edecek şeyler yapmaya başlar. İçinde dolaştığı damar duvarının iç sıvasının arkasına geçip duvarın içine yerleşir. Yerleştiği yetmiyormuş gibi arkadaşlarını da çağırır. Böylece damar sertliği plağını oluşturmaya başlar.</p>
<p>Savunmada HDL imdada yetişiyor </p>
<p><img decoding="async" src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/12/21/fft16_mf462476.Jpeg" alt="" style="max-width:100%;height:auto;" /></p>
<p>LDL kolesterol fazla olduğunda, karaciğer yeni üretimi yavaşlatır, fazlasını özel kepçelerle toplamaya çalışır, HDL de damar duvarındaki ve kandaki fazla kolesterolü geri döndürür. </p>
<p>LDL kötü lakabını hak edecek şeyler yapmaya, damar sertliği plağını oluşturmaya başladığında bile vücudun kendini savunacak bir yolu vardır. Karaciğerin ürettiği bir başka lipoprotein imdada yetişir. Bambaşka bir kutu malzemesi olan apoproteni-A ile paketlenen kolesteroldür yardıma koşan. Proteini çok, yağı az paketin yoğunluğu yüksektir. Bu nedenle adı, High (yüksek) Density (yoğunluk) Lipoprotein’in kısaltılmışı HDL kolesteroldür.<br />
HDL, karaciğerden dokulara kolesterol taşımak için değil, diğer organlardan karaciğere kolesterol ve yağ taşımak için kullanılır. Kötü yola düşmüş LDL kolesterolü, içine girdiği damar duvarından alıp karaciğere getirir. Oradan da safrayla dışarıya&#8230;. Bu nedenle HDL’nin adı iyi kolesterole çıkmıştır.<br />
HDL karaciğerde yeteri kadar yapılmazsa, var olanlar ne kadar çırpınırlarsa çırpınsınlar, LDL’nin kötülüğünü önleyemezler. Bu nedenle iyi kolesterolün düşük olması pek hayra alamet değildir.</p>
<p>İstanbul’u sel alırsa&#8230;<br />
Kolesterol meselesini İstanbul’a yağmur yağmasına benzetebiliriz. Yeteri kadar yağmur yağarsa bitki örtüsünün ihtiyacı karşılanır, barajlar dolar. Ama çok fazla yağmur yağarsa, yolların kenarında akan sular sele dönüşüp çevreye yayılmaya başlar. Belediyenin yeteri sayıda iş makinesi ve yetişmiş işçisi varsa, suyun kanalizasyon ve diğer yollarla akıp gitmesini sağlayacak tedbirler alınır. Ama yağmur çok fazlaysa ya da belediyenin araç gereci, personeli azsa, oluşan seller hem mal hem can kaybına yola açar. Hem yağmur çok hem de tedbir az olursa, yazık olur İstanbul’a&#8230;<br />
&#8212;<br />
Milliyet 21/12/2009</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/iyi-kolesterolunuz-dusukse-dikkat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>H1N1 (Domuz Gribi) Sık sorulan sorular ve yanıtları</title>
		<link>https://wp.mikrobik.net/h1n1-domuz-gribi-sik-sorulan-sorular-ve-yanitlari/</link>
					<comments>https://wp.mikrobik.net/h1n1-domuz-gribi-sik-sorulan-sorular-ve-yanitlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[mikrobik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 10:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlık Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[domuz gribi]]></category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>

					<description><![CDATA[Ankara Tabip odası tarafından hazırlanan broşür için tıklayınız]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Tabip odası tarafından hazırlanan broşür için <a href="http://www.ato.org.tr/images/stories/yayinlar/brosur/domuz_gribi.pdf" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://wp.mikrobik.net/h1n1-domuz-gribi-sik-sorulan-sorular-ve-yanitlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
